Deniz Gezmiş'in Mektupları

"Bilekleri zincire vurabilirsiniz ama düşünceleri asla" deniliyordu. Ama onlar yola çıkan genç fidanları, zincire vuramadıkları düşünceleri darağacında asmaya karar verdiler...


@admin' tarafından5 ay önce eklendi761

İşte Deniz Gezmiş'in mektupları

Deniz Gezmiş, Yusuf Aslan, Hüseyin İnan, tam bağımsız bir Türkiye istedikleri için yaptıkları eylemler sonucunda 06.05.1972 tarihinde olağanüstü hal mahkemelerinin verdiği kararla idam edildiler. Asıldıklarında Deniz Gezmiş ve Yusuf Aslan 25, Hüseyin İnan 23 yaşındaydı.

Onlardan geriye yalnızca düşünceleri ve mektupları kaldı.

İşte Deniz Gezmiş'in ceza evinde babasına göndermiş olduğu mektuplar.

Baba

Mektubunu aldım. Sevindim. Benim için burada endişelenecek bir durum yok. Her ne kadar kavga olduysa da bizim onlarla bir ilişkimiz yok. Kavga hükümlüde oldu. Ben ise müşahedede yatıyorum.

Burada rahatım yerinde. Canım da sıkılmıyor. Bol bol kitap okuyorum. Tahliyeyi falan da düşündüğüm yok. Nasıl olsa bir gün tahliye olacağım. Benim için önemli olan sizin durumunuz. Siz iyiyseniz bende iyiyim demektir. Sende çok iyi bilirsin ki fedakarlık olmasa devrim de olmaz. Şairin dediği gibi:

'Sen yanmasan/ Ben yanmasam/

Nasıl çıkar karanlıklar aydınlığa.'

Anneme Bora'ya Hamdi'ye selamlar.

Ya vatan ya ölüm

Deniz Gezmiş

Baba,

O gün sen gittikten sonra baklavayı aldık ve Cihan'la kendimize bir güzel ziyafet çektik. Durumumuz iyidir ve rahatımız yerindedir. Bu konuda hiçbir endişen olmasın.

Burada bol bol kitap okuyorum. Başka bir isteğim de yok zaten. Yalnız Hamdi'ye söyle, haftalık Amerikan dergisi Newsweek'i her hafta postayla göndersin bana...

Anneme, Bora'ya, Hamdi'ye selamlar.

Deniz

Baba,

Sana uzun süredir mektup yazamadım. Ben bildiğin gibi burada iyiyim. Beni merak etmeyin. Hatta sık sık gelmenize de gerek yok. 

Burada bol bol kitap okuyorum. Şimdi birde İngilizce makale tercüme ediyorum. Şimdilik biraz yavaş gidiyor ama ileride hızlandıracağım. 

Bora ne yapıyor. İyidir herhalde. Öyle tahmin ediyorum ki Hamdi derslerine çalışıyordur. Annem de tatilde olduğuna göre rahatınız iyidir. 

Mektubu iadeli taahhütlü yolluyorum ki elinize geçsin. Geçen sefer Sağmalcılar'dan bir tane yollamıştım, almamıştınız.

Mektupla birlikte bir de resim yolluyorum. Burada çektirdim onu...

Mektuba son verirken annemin ve senin ellerinden öperim. Bora'ya ve Hamdi'ye selamlar.

Deniz Gezmiş

ABD Elçiliğine yapılan ve bir bankaya el koyma eylemlerinden sonra Deniz için

ABD Elçiliğine yapılan ve bir bankaya el koyma eylemlerinden sonra Deniz için

"Oğlum Deniz,

12 Ocak'tan beri Türkiye radyolarında ve basında banka soygunu ile ilgili haberleri büyük bir üzüntü içinde takip ediyorum. Kendi kendime bu suçun faili olup olamayacağını düşünüyorum ve bunun için çok önceleri yeniden yaşamış gibi canlandırıyorum hayalimde.

Karlı bir şubat sabahı Ayaş'ta dünyaya gözlerini açtığın zaman ilk işin ağlamak olmuştu. Şimdi anlıyorum, karşında canlı yaratık olarak ilk defa bizi görmüştün; insanları... Ve içinden, 'Ben bütün ömrümü bu nankör yaratıklar arasında mı geçireceğim' diye düşündün, onun için ağladın. İnsanlar... Yani bütün istikbalini onların daha mutlu olmaları uğrunda feda ettiğin insanlar... Canavarların en korkuncu olan bizler... Tanrının bahşettiği zeka ve yetenekleri zehirli birer hançer gibi hemcinslerinin azap çekmesinde kullanılan uygar canavarlar...

Neden böyle yaptın oğlum? Günlük kazancı ile geçinen bir aile topluluğu içinde, tuzuna haram karışmamış bir çorba bulurdun. Giyecek bir elbisen, yatacak bir yatağın vardı. Hem zaten sen hiç kendini düşünmeyen bir çocuktun. Kardeşlerine alınan bir giysi için kıskanmaz sevinirdin. Diğergam bir yaradılışın vardı; paraya hiç kıymet vermezdin. Hatta bir gün yapmayı tasarladığım bir iş konusunu sofrada konuşurken beni kınamış ve şöyle demiştin:

'Baba, hayatta paraya değer vermeyen insan olarak seni bilirdim.'

Benimle anlaşamıyordun. Benim görüşlerimi beğenmiyor, yarınki Türkiye'nin size ait olacağını söylüyordun. Beni tutuculukla itham ediyordun. İçten içe sana hak vermekle beraber, artık iki ayrı dünyanın insanları olduğumuzu kabul ediyor ve susuyordum.

Bundan sonraki olaylar belli... Sen kaderin çizdiği yolda hızlı adımlarla ilerliyordun. Benim hayat tecrübem, senin bu hızını kesmeye yetmedi. 18 yaşını bitirmiş, kanun nazarında reşit olmuştun, ama benim gözümde henüz ilk gençlik çağının en hassas ve tehlikeli bir döneminde idin. Benim şefkatim, çevrenin hoyrat davranışı ile meydana gelen tahribatı onarmaya yetmiyordu. (..)

Bütün bunları yazarken içimin kan ağladığını tahmin edersin. Bu duyguyu sen değil, yalnız baba olanlar bilir.

Sağlıklı, yakışıklı, boylu poslu bir delikanlı idin. Sen gelecekten, biz de senden neler beklerdik. Nasıl oldu da seni bu hale getirdik? Suça itmek için elimizden gelen her şeyi yaptık. Başta üniversitenin büyük hocaları, ana, baba, bizler, toplumun her kesimi, politikacılar ve tüm yönetim sorumluları... Anlamadık seni; anlamak işimize gelmedi, çıkarlarımıza aykırı düştü! Her çıkış yapışında kendi hesabımıza bir yararlanma yolu aradık senden... Hâlâ öyle değil miyiz? Bak bizim felaketimizin üstünde kâşâneler kuranların ağızları kulaklarında... Her öğrenci kurşunlanmasında, 'Darısı diğerlerinin başına' diye demeç veren çok muhterem usule uygun banka soyguncusu bile şimdi ne parlak demeçler hazırlar bilinmez.

Senin için 'Cezaevine girdi çıktı' dediler. Bildiğim kadarıyla polis koydu, yargıç çıkardı, ama sen de durmadın. Polis seni döverken elini kaldırır, başını korursan elbette emniyet mensubuna mukavemet eder ve girersin içeri. Hatta bir defasında emniyet mensuplarından birinin başına kiremit parçası atmış, yaralamıştın. 'Yarasında hayati tehlike vardır' kaydıyla bir ay rapor almış, iki gün sonra da emniyet müdürlüğüne tayin edilmiş, göreve başlamıştı. Sen gençlik teşkilatında otururken, Yıldız'da asansör boşluğunda bulunan av tüfeği sana mal edilmiş ve bunun için 9 ay içeride kalmıştın. Belki de öyledir, sen onlardan iyi mi bileceksin? Hem ne diye sen ifade verirken arkadaşların dışarıdan, 'Surlardaki toplar da Deniz'indir' demişlerdi? Ben ondan şüpheliyim!

İşte böyle oğlum... Üç yıldan beri yaşantımızı zehreden, toplumu tedirgin eden bu olaylar zinciri başladığı yerde çözülür ve bugünkü elem verici sonuca varmazdı. Bunun için biraz anlayış, sağduyu ve ihtiraslardan arınmış, gençlik psikolojisinin genel kurallarına uygun bir politika yeterli idi. Böyle olmadı.

Şimdi sen ve senin kader çizginde giden on binlerce genç bu metotla birer toplum ve düzen kırgını olup çıktınız. Ben bir evlat kaybettim, fakat toplum kendi geleceği üzerinde bir kumar partisini kaybetmektedir. Korkunç bir ihmaldir bu... Bir gün 'Suçlu ayağa kalk' derlerse, senden başka hepimiz ayaktayız!

Mektubumun sonundaki teklifimi iyi dinle:

İçişleri Bakanlığı, Türkiye radyoları ile seni suçlu ilan etti. Ben evdeki yığın hukuk kitaplarına baktım, orada 'kendisine suç isnat edilen kişi yargıç kararı ile suçu sabit oluncaya kadar sanık sıfatını haizdir' diyor, ama ben hukukçu olmadığım için belki de bildiri doğrudur, bilemem.

Eğer sen bu suçun faili isen bulunduğun yerde adaletin hükmünü beklemeden kendini cezalandır. Eğer suçsuz isen çık, adalete teslim ol. Korkma, memlekette yargıçlar da var."

Baban, Cemil Gezmiş

DENİZ'İN YANITI:

DENİZ'İN YANITI:

"Baba,

Sana her zaman müteşekkirim. Çünkü Kemalist düşünceyle yetiştirdin beni... Küçüklüğümden beri evde devamlı Kurtuluş Savaşı anılarıyla büyüdüm. Ve o zamandan beri yabancılardan nefret ettim.

Baba, biz Türkiye'nin ikinci kurtuluş savaşçılarıyız. Elbette ki hapse atılacağız, kurşunlanacağız da... Tıpkı birinci Kurtuluş Savaşı'nda olduğu gibi... Ama bu toprakları yabancılara bırakmayacağız. Ve bir gün mutlaka yeneceğiz onları...

Düşün baba, bugün hükumet işini gücünü bırakmış bizimle uğraşıyor. Çünkü bizden başka gerçek muhalefet kalmamış durumda... Ve hepsi Kemalist çizgiden sapmış durumdadırlar. Biz çoktan onları tarihin çöplüğüne atmış durumdayız.

Baba,

Mektubuma son verirken seni, annemi, Bora'yı, Hamdi'yi devrimciliğimin olanca ateşiyle kucaklarım.

Ya vatan ya ölüm!" 

Deniz Gezmiş

Duruşma Günleri - 'Bağımsızlık uğruna al kanlara boyandık'

Duruşma Günleri - 'Bağımsızlık uğruna al kanlara boyandık'

İlk duruşmaya sloganlar ve marşlarla girdiler

Kapıdaki askerlerden yumruk ve dipçik yediler.

"Ya vatan, ya ölüm"

 THKO'luların yargılanması, 16 Temmuz 1971 günü, Ankara Mamak Cezaevi'nde başladı.

Günlerdir bu duruşmaya hazırlanıyorlardı. Mahkemede dimdik duracaklar, savunmalarıyla bir karşı iddianame yazacaklardı.

Altındağ'da 1 No'lu sıkıyönetim mahkemesine çevrilen Askeri Veteriner Okulu binasına bu kararlılıkla geldiler.

İkişer ikişer birbirlerine kelepçeli haldeydiler.

Kapıda "Gündoğdu hep uyandık/ siperlere dayandık" diye haykırarak, sloganlar atarak girdiler. Görevli askerler, susturmak için yumruk ve dipçiklerle sanıklara girişti. 

Deniz, yüzüne bir yumruk yedi, bir sanığın başı yarıldı. Gerilim had safhadaydı. Duruşma başlayınca yargıç usulen "Mahkemeye itimadınız var mı" diye sordu.

Deniz, "Kapısında dipçikle kafa yarılan bir mahkemeye nasıl itimat edelim" diye yanıtladı. 

Ama ne olursa olsun savunmasını yapacak, inandığını sanık kürsüsünden haykıracak ve tarih huzurunda kendisini yargılayanları yargılayacaktı. 

Orada söyleyeceklerinin, yıllar sonra okuyanların kendilerini daha iyi anlamalarını sağlayacağını, gelecek kuşaklara umut taşıyacağını biliyordu.

DENİZ'İN MAHKEMEDEKİ İFADESİNDEN: 'Mustafa Kemal sağ olsa çok şaşırırdı'

DENİZ'İN MAHKEMEDEKİ İFADESİNDEN: 'Mustafa Kemal sağ olsa çok şaşırırdı'

"Bu iddianamede 3 suç unsuru ileri sürülüyor:

1. Varlığımızı Türkiye'nin bağımsızlığına armağan etmiş olmak.

2. Kanuni ve legal bir örgütün üyesi olmak.

3. Marksist-Leninist düzen kurmak istemek.

Ayrıca iddianamede Türkiye halkının birtakım etnik gruplardan teşekkül ettiği iddialarını bizim ortaya attığımız ithamı mevcuttur. Birinci Türkiye Büyük Millet Meclisi kararında ve Misak-ı Milli'de şu vardır:

Misak-ı Milli sınırları içinde iki kardeş kavim, Türk ve Kürt kavmi yaşamaktadır. Birinci TBMM kararı böyledir. Bölücülük olarak kabul edildiği takdirde, Birinci TBMM'yi ve Mustafa Kemal'i de bölücü olarak kabul etmek gerekir. Bu iki kardeş unsur, Birinci Kurtuluş Savaşını müştereken başarmışlardır. Güney cephesinde omuz omuza savaşmışlardır. Bu ikisine birden biz 'Türkiye halkı' diyoruz ve bu iki kardeş unsur, ikinci bağımsızlık savaşını da müştereken başaracaklardır.

Asıl bölücüler, bu gerçeği kabul etmeyenlerdir. Ayrıca memleketin huzurunu bizim bozduğumuz iddia ediliyor. Memleketin huzurunu kimlerin bozduğu ortadadır. Kimler 30 milyon çalmıştır? 

Kimler devlet hazinesini kardeşlerine peşkeş çekmiştir? Anayasayı uygulamamıştır? Bunlar ortada iken, bilinirken, bunlardan bahsetmeyip memleketin huzurunu bozduğumuz iddiaları değersiz ve mesnetsizdir.

Bizim kişi güvenliğini, mülkiyet hakkını, egemenlik ilkelerini, milli bütünlüğü bozmak için harekete geçtiğimiz iddiaları vardır. Kişi güvenliğini ihlal edenler kimlerdir? Bunu evvela tespit etmek gerekir. Karakollarda işkence gören, meydanlarda kurşunlanan, bakanların emri ile hapishanelere atılan bizler olduk. Buna rağmen kişi güvenliğini bozan olmakla itham ediliyoruz. Asıl kişi güvenliğini bozanlar ise serbestçe meydanlarda dolaşmaktadır.

Ayrıca milli bütünlüğe karşı çıkmakla da suçlanıyoruz.

101 tane Amerikan üssünün bulunduğu ülkede, 35 milyon metrekare vatan toprağı işgal altında iken, bizim milli bütünlüğü bozmak istemekle itham edilmemiz, gülünç olmaktadır. 

Mustafa Kemal sağ olsaydı çok şaşırırdı. 

Ben şunu iddia ediyorum ki, hareketimiz tamamen anayasal bir harekettir. Anayasanın başlangıç ilkesinde belirtilen 'ulusun zulme karşı direnme hakkını kullandık. 

Bu sebeple haklı olduğumuza inanıyorum. Türkiye'nin bağımsızlığından başka bir şey istemedim. Ve bu sebeple Amerikan emperyalizmine ve işbirlikçilerine karşı mücadele verdik. 

Varlığımızı hiçbir karşılık beklemeden Türkiye halklarına armağan ettik. 

Bu sebeple ölümden korkmuyor, çekinmiyoruz. Onu ancak işbirlikçiler düşünsün. Ve ancak onlar, kendi canlarının telaşına düşsün.

Ve ben, 24 yaşımdayken kendimi Türkiye'nin bağımsızlığına armağan etmekten onur duyuyorum. Bağımsızlık düşüncesini mezara kadar götüreceğiz."

2 ay 23 günde gelen idam kararı

2 ay 23 günde gelen idam kararı

Deniz'lerin, anayasayı değiştirmeye teşebbüsten yargılandığı Ağustos 1971'de Meclis, 1961 Anayasası'nın getirdiği özgürlükleri kökünden budayan bir değişikliğe imza attı.

Mahkemenin tavrı sertleşti. Gidişat belli oldu. Sanıkların savunma için istedikleri 1 ay, 18 güne indirildi.

Tavrını sertleştiren mahkeme heyeti 30 Ağustos'ta terfi ettirildi. Savunmaya başladıkları gün, Ankara Sıkıyönetim Komutanlığı, "Macera heveslisi bu suçluların bir an evvel cezalandırılabilmeleri gayretindeyiz" diye açıklama yaptı.

Mahkemenin, emir komuta zinciri altında çalıştığını kanıtlayan, aklın almayacağı bir açıklamaydı.

Ama Deniz ve arkadaşları, bu gerçeğin de, işin nereye gittiğinin de farkındalardı.

Bütün dava, toplam 2 ay 23 günde bitti. Ve son duruşmada kalemler kırıldı:

"18 idam!"

Deniz'in karara tepkisi, yanındaki Yusuf'a dönüp gülümsemek ve Kahrolsun faşizm" diye haykırmak oldu. 6 gün sonra da babasına şu mektubu yazdı: 15 Ekim-1971

Deniz'in karara tepkisi, yanındaki Yusuf'a dönüp gülümsemek ve Kahrolsun faşizm

Baba,

Sana sık sık mektup yazacağıma söz vermiştim. Sözümü tutuyorum. Aslında sen mektup yazmada ne kadar tembel olduğumu iyi bilirsin. Ama bu da soya çekimle ilgili. Çünkü sende de var aynı tembellik...

Akşam radyoda avukatlarımızın hakkında dava açıldığını duydum ve güldüm. Baştakiler ne yapacaklarını şaşırdılar.

Ellerinden gelse okuma yazma bilen herkesi tutuklayacaklar. Bildiğin gibi şimdi hücrede kalıyorum. Vaktimi bol bol kitap okumayla geçiriyorum. Okumaya doymak olmuyor. Ölene kadar doymayacağım.

İdamı fazla düşündüğüm yok. Daha evvel de söylediğim gibi dünyaya kazık çakmadım ya... Fazla yaşamak değil önemli olan, ağaçlar da yaşıyor. Ben şimdiye kadar yaptıklarımdan pişman değilim.

Elimde olsa tekrarlardım onları...

Buradaki arkadaşlarımın hepsinin morali yerinde... Aslında hiçbir zaman moralimizi bozmadık ki... Ben gelecekten her zaman umutluyum. Tarihin çarkları bizden yana dönüyor.

Kaldı ki biz halkın umuduyuz.

Şimdilik bu kadar...

İmza: Deniz Gezmiş.

'Asyalı olmaktan onur duyuyorum'

'Asyalı olmaktan onur duyuyorum'

22 Ekim 1971

Mamak- Ankara


Baba,

Bildiğin gibi burada yaşamımız yeknesak devam ediyor. Mamak cephesinde yeni bir şey yok. Ben kitap okumaya devam ediyorum. Şu anda elimde yalnız edebiyata ait kitaplar olduğundan onlarla yetiniyorum. Dostoyevski'nin kitaplarını bitirdim.

Şimdi Balzac'tan okumaya başlayacağım. Çoğunu daha evvel okumuştum, ama yine rahatça, canım sıkılmadan okuyorum. Hele Dostoyevski!

Yaşadığı toplumun kesitini vermiş romanlarında... Tolstoy'un mujikleri (köylüleri) varsa onun da bir türlü iki yakaları bir araya gelmeyen şehirli küçük burjuvaları var. Onları o kadar canlı anlatmış ki insan görür gibi oluyor. Sana İngiliz, Alman, İtalyan, İspanyol edebiyatı desem aklına her birinden bir isim gelecek. Örneğin Shakespeare, Goethe, Dante, Cervantes...

Ama Fransız ve Rus edebiyatı olunca durum değişir. Bir sürü isim gelir aklına... Her biri birbirinden büyük... Aynı durum İran edebiyatı için de geçerli: Ömer Hayyam, Gazali yahut Şirazlı Sadi...  

Hangisini ele alırsan al, her biri de büyük sanatçı... Hele Ö. Hayyam'ı yaşadığı çağda ele alırsan ve o dönemdeki Avrupa'ya kıyaslarsan ayrı bir durum ortaya çıkıyor. Hayyam'a gösterilen toleransın aksine Avrupa'daki engizisyon işkenceleri o kadar şaşırtıcı ki... Onun yazdıklarının yüzde birini söyleseydi o çağda bir Avrupalı, sonu ölüm olurdu; hem de işkenceyle... 

Bunları neden söylüyorum? Batı taklitçisi sözde aydınların aksine Asyalı olmaktan onur duyduğum için... 

Neyse şimdilik hoşça kal. 

İmza: Deniz Gezmiş

İÇERİĞE TEPKİNİ GÖSTER !